16 Nisan 2012 Pazartesi

Genel Muhasebe (1): Muhasebe Kavramı ve Tarihi


Muhasebenin ilk nerede, ne zaman, ne şekilde ortaya çıktığı tam ve kesin olarak bilinmemekle beraber insanlık tarihi kadar eski olduğu düşünülmekte, bütün yönetim bilim, teknik ve uygulamalarının en eskisi olduğu kabul edilmektedir. Plunkett’e (1979) göre muhasebe, mesleklerin de en eskisidir. Bazı muhasebe tarihçileri yazının ve rakamların icadını muhasebeye bağlamaktadır. Diğer bir anlatımla yazı ve rakamlar insanların muhasebe (hesaplaşma) ihtiyacından doğmuş ve gelişmiştir.

Muhasebenin tarihi hakkında elde bulunan sınırlı sayıda kaynakların tümü veya çoğu muhasebe tarihinin ilk önce Asurlardan başladığını ve buradan Mısıra ve asırlarca sonra da Pacioli zamanında İtalya'ya geçtiğini yazmaktadır. Muhasebe ile ilgili ilk yazılı belgelere M.Ö. 5000 yıllarında Sümerlerde, M.Ö.  4000 yıllarında İbranilerde, M.Ö. 3000 yıllarında Mısırlılarda, M.Ö. 2000 yıllarında Babil’de, M.Ö. 500 yıllarında Yunanlılarda rastlamak mümkündür.

Tarihte ilk envanter işlemlerinin (M.Ö. 3400 yılları) Mısır’da mal takibi amacı ile yapıldığı bilinmektedir. Özellikle gıda maddelerinin alım satım işlemlerinin kayıt edilmeye başlanması ile Eski Mısır’da Muhasebe düzeni periyodik envanter yanında günlük kayıtlar ile de oluşmaya başlamıştır. Eski Mısır’da muhasebe tarihi için önemli sayılabilecek bir başka yenilik ise, muhasebenin bütçe ayağının oluşmaya ve yazılı planların kullanılmaya başlanmış olmasıdır.

Sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla mal ve hizmet üreten işletmelerin faaliyetlerinden kaynaklanan mali hareketlerin işletme sahipleri, işletmeyi yönetenler ve başka ilgililer tarafından izlenmesi ve sonuçlarının öğrenilebilmesi için gerekli bilginin oluşturulmasını sağlayan yegâne araç muhasebedir.

Parayla ifade edildikleri için finansal nitelikli sayılan işlemler belgeler aracılığıyla muhasebe bilgi sistemine girer ve sistemin işleme aşamasında kaydedilir. Finansal nitelikli bir işlemin en az iki yönü olup; varlıkların birinde artış, diğerinde azalış, ya da varlıklarda ve kaynaklarda artış veya azalış yahut kaynakların birinde artış diğerinde azalış yaratır. Bir işlemin bu iki yönüyle kaydedilecek olması muhasebe eşitliğinin bozulmamasına neden olur. Buna, muhasebede çift taraflı kayıt esası denir.

Büyük Alman şair ve filozofu Goethe muhasebedeki çift yanlı kayıt tekniğini “insan dimağının en mükemmel icatlarından biri” olarak ifade eder.  Her şeyin saniyeler içerisinde hızla değişebildiği bugün dahi halen dünyanın hemen her yerinde kullanılan bu tekniğin, özünde hiçbir değişiklik olmadan, beş asırdan uzun bir süredir kullanılıyor olması Goethe’nin ne kadar haklı olduğunu çok açık biçimde ortaya koymaktadır.  Dolayısıyla çift yanlı kayıt tekniğinin hangi gereksinmelerden doğup nasıl bir düşünce atmosferinden geçerek bugünkü düzeyine ulaştığını bilmek,  en azından muhasebe bilimiyle uğraşanlar veya muhasebeyi kendilerine meslek haline getirenler için önem arz eder.

Muhasebe ile ilgili gelişmelerin milat ve milattan sonraki dönemlerde Romalılar ile sürdüğünü yazan kaynaklar, gelişmelerin M.S. 1.500 yıllarına kadar Venedikliler ile devam ettiği anlatılmaktadır. Kayıtlı geçmişi 7000 yıl kadar geriye uzanabilmekle birlikte “alacak-borç” ilişkilerini düzenli yansıtan süreklilik arz eden biçimde tutulmuş muhasebe kayıtlarına ise ancak 14.yüzyıldan sonra rastlanır.  Muhasebenin tarihsel gelişimi içinde 14.yüzyıl bu nedenle kırılma noktası kabul edilir. Kaynaklar özellikle çift yanlı kayıt tekniği açısından kayda değer  (bilimsel) gelişmelerin 15.yüzyılın sonlarına doğru başladığını yazar.  İşte bu dönemlerde önemli bir isimle karşılaşılır: Luca Pacioli. Günümüzde kimi muhasebe bilgisayar yazılımlarına da bizzat adı verilen bu insan kimdir, ne yapmıştır, niçin önemli biridir?

Derin bilgisi ile rönesansı kendi içinde mükemmel bir şekilde yaşatan Toskana’lı bu büyük matematik bilgini, 15.yüzyılda Avrupa’ya bilim zevkini tattıran dehalar arasında gösterilmekte ve yaşadığı devrin en ünlü matematikçisi olarak tanınmaktadır. 1878 yılında toplanan İtalyan Muhasebeciler Kongresi tarafından Pacioli’nin doğduğu yerde hatırasına hürmeten dikilmiş bulunan abidede yer alan şu satırlar, Pacioli’nin kim olduğunu veciz bir şekilde özetlemektedir:

“Leonard de Vinci ile Leon–Baptista Alberti’nin dostu ve müşaviri olan, cebire ilk defa ilim hüviyeti kazandıran,  muhasebeyi çift yanlı usule göre öğreten,  eseri ileriki çağlara model olan,  büyük hemşerileri Luca Pacioli’ye kendisini üçyüz yetmiş sene hatırlamamaktan kaynaklanan mahcubiyet içinde San Sepolcro’lular bu anıtı diktiler”.

Barış Safran

15 Nisan 2012 Pazar

İktisat Tarihi (3): Ortaçağ Avrupası - İleri Ortaçağ

Yine bir Cumartesi akşamı, saat 17:00, Akademik Akademi Eğitim Merkezi'nde İktisat Tarihi dersi. Altalta üç soru yazıyorum tahtaya:


Kediler neden balık sever?
İnsanlar neden fareden korkar? 
Ortaçağ Avrupası'nda fuhuş yararlı bir günahtı" ne demek?

Çocuklar şaşkınlıkla yüzüme bakarken, "Sudan aklı çıkan kediler nasıl olup da balıkla tanışmıştır? Nereden kaynaklanır bu şiddetli balık arzusunun sebebi?" diye derse giriş oluşturup biraz beyin jimnastiği yapıyoruz. Bu konuşmalar esnasında "kedilerin damak zevki" demekten hoşlandığımı fark ediyorum. Sonra sindire sindire konuyu açığa kavuşturuyoruz. 10. yüzyıl Avrupa’sı fakir ve ilkel bir Avrupa idi. Sayısız kırsal birimlerden meydana geliyordu. Bu birimler büyük ölçüde kendi kendine yeterli malikânelerdi. Kendi kendine yeterlilik, kısmen ticaretin azalmasının bir sonucu ve aynı zamanda daha büyük ölçüde de onun sebebiydi. Toplum dış dünyaya karşı korku, şüphe ve çekinme duygusu doluydu. Halk manastırlarda dinî, feodal organizasyon içinde sosyal ve siyasi bir izolasyon arayışıyla kendi dünyasına çekilmişti. Sanat, eğitim, ticaret, üretim ve işbölümü en az seviyeye inmişti. Para kullanımı hemen hemen tamamen kaybolmuştu. Nüfus az, üretim kıt, yoksulluk aşırıydı. Sosyal yapı iptidai idi; din görevlileri, savaşçılar ve işçiler vardı. Değerler sistemi kuvvete ve inançlara dayanan bir toplumdu. Yalnızca savaşçılık ve din adamlığı saygı gören mesleklerdi. İşçiler aşağılık serfler olarak görülüyordu. Bu karanlık tablo, kesin bir tarih belirlenememekle birlikte, muhtemelen 10. yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür. Bu süreçte fare kaynaklı veba salgınının önüne geçilmesi için kediler evcilleştirilip insanlar tarafından balıkla beslenir. Bu balık aşkı kedilerin DNA şifresine aktarım yoluyla kazınır ve balık sever olurlar geçen yüzyıllar boyunca. İşin bu kısmına olan ilgim, belki de Hamur'un balıklı mama dururken asla başka mamalara dokunmamasını defalarca izlemiş olmamdan kaynaklanıyor.

Diğer soruya gelince, "insan neden fareden korkar da diğer kemirgenlerden; tavşandı, sincaptı korkmazlar? Bunun da sebebi anlaşılacağı üzere vebadır efendim. İnsanların genlerine işlenen bu korku bilinçsizce aktarılır ve fareden korkmaya sebebiyet verir. 1330 ve 1340′lara doğru Avrupa’nın nüfusu en azından 80 milyondu. Sonra 1348 yılında büyük salgın geldi. İki yıl içinde 25 milyon insanı silip süpürdü. Avrupa nüfusu 1347 ile 1500 arasında 80 milyondan 50 ya da 60 milyona düştü. Bu süre boyunca savaşlar, açlıklar, kıtlıklar ve hepsinden de önemlisi salgın hastalıklar Avrupa’yı kasıp kavurdu. Nüfus artışı böylece acılı bir şekilde yavaşladı. Bu da bizi doğal olarak üçüncü soruya ve cevabına götürüyordu.


Ortaçağ Avrupası'nda, hastalıklar ve salgınlar yüzünden nüfus azalmaktayken bu azalmanın önüne geçmek için cinsel ilişki teşvik edilirmiş.Her ne kadar evlilik dışı cinsel ilişki günah sayılsa da fuhşa tolerans gösteriliyordu çünkü fuhuş, tecavüz ve sodomi gibi sapkın durumları bir nevi engelliyordu. Bu nedenle, İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı Sağlık ve Eğitim Koordinatörü Dr. Muhtar Çokar, Ortaçağ Avrupası'nda fuhuşun kilise tarafından “yararlı bir günah” olarak görüldüğünü ve Osmanlılar'da yasak olmasına rağmen gizli yollarla yapıldığını ifade eder.Çokar seks işçiliğinin, “tarihin en eski mesleği” olarak nitelendirildiğini belirterek, tarih öncesi toplumlarda, bereketin sembolü olarak “tapınak fahişeleri”nin kullanıldığını, bunun Sümerler'e “İnanna”, Babiller'e “İştar”, Yunanlar'a “Afrodit” ve Romalılar'a da “Venüs” olarak geçtiğini aktarır.

Dersin devamında Ortaçağ Avrupa ekonomisini yapısal değişmeler başlığı altında "siyasi istikrarın sağlanması", "nüfus" ve "şehirlerin doğuşu ve büyümesi" yönlerinden inceleyerek, "teknolojik ve kurumsal değişmeler" ile "teşebbüs, kredi ve para alanındaki gelişmeler"ini ele aldıktan sonra çay içip soluklanmak üzere ara veriyoruz.

Barış Safran

11 Mart 2012 Pazar

İktisat Tarihi (2): Neolitik Devrim ve Sonuçları

İnsanlığın ekonomik tarihi, toplumların ekonomik performansını temelden değiştiren ve uzun dönemli ekonomik büyümeyi mümkün kılan üç köklü değişim çerçevesinde yazılabilir. Bu üç değişimden ilki M. Ö. 8. bin yılda ortaya çıkan ve daha önce avcılık ve toplayıcılıkla geçinen insan gruplarını çiftçi ve çoban toplumlarına dönüştüren tarım inkılabıdır.


Birinci Dalga uygarlığının tek başına egemen olduğu yıllarda dünyada yaşayan insanlar, “ilkel” ve “uygar” olmak üzere ikiye ayrılabilirdi. İlkel denilen insanlar, tarım devrimiyle karşılaşmamış, küçük kabileler halinde yaşayan, avlanarak, meyve toplayarak geçinen insanlardı. Birçok toplum, zamanında bu aşamadan geçmiş bulunmaktadır. Hatta bugün bile, Avustralya’nın çöllerinde, yaşamını sadece yiyecek bulmakla geçiren yerliler bulunmaktadır.

Uygar dünyaysa, bunun tersine, yeryüzünün, halkının çoğu toprağı işleyerek geçinen bölümleriydi. Tarım nerede başlarsa, uygarlık oraya yerleşiyordu.  Tarıma geçiş şeklindeki büyük gelişme, ilk kez M.Ö. 8000’lerde Akdeniz’in doğu ucundan başlayıp Kuzey Irak, Suriye, Fırat ve Dicle vadilerini kapsayacak şekilde Basra körfezine uzanan bölgede gerçekleşti. Tarımın geliştiği ilk yer, Orta Doğu’da verimli hilal adı verilen bölgedir. Verimli Hilal: Filistin’den başlayarak Batı ve Kuzey Suriye’yi, Kuzey Mezopotamya’yı ve Dicle Nehri’nin doğusunda kalan Zagros Dağları’nın batı eteklerini kapsayan bölgedir. Yeni araştırmalar, ilk defa tarıma alınan buğdayın ana vatanının Urfa ve Diyarbakır arasındaki Karacadağ olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla beraber tarım, dünyanın başka yerlerinde, örneğin Amerika kıtasında ve Güneydoğu Asya’da birbirin­den bağımsız olarak daha sonra başlamıştır. Bu bölgede insanlar, daha önce tüketim amacıyla topladıkları yabani tohumları kendileri yetiştirmeye başladılar. Koyun ve keçi, evcilleştirilmek üzere beslenen ilk hayvanlar oldu. Üçüncü bin yıldan önce yünlü giysilerin kullanıldığına dair açık bir kanıt bulunmamakla birlikte, koyun ve keçinin çok daha önce evcilleştirildiğini ve teknik olarak yünden ketene göre daha kolaylıkla iplik imal edilebileceğini de göz önünde bulundurursak yünün, deri ve kürkün yerini alan ilk giysiler olduğu sonucuna varabiliriz.

Tarım, Ortadoğu’da yaklaşık günümüzden 10.000 yıl önce, Güneydoğu Asya’da günümüzden 8000 yıl önce ve Orta Amerika’da ise günümüzden 5000 yıl önce başlamıştır. Tarımın gelişmesi insanlık tarihinde önemli değişmelere neden oldu. Tarımın ortaya çıkışının önemli bir sonucu, belirli bir bölgenin besleyebileceği nüfusun artmasıydı. Zira tarım öncesi dönemde avcı –toplayıcılar, kabile adı verilen küçük ve dağınık gruplar halinde yaşamaktaydılar. Bunun da nedeni, çevrenin ve doğanın büyük bir insan grubunu doyuracak nitelikte olmamasıdır. Bu nedenle ilkel insanlar 40 kişiyi geçmeyen birincil gruplardır. Her grubun da yaşamını sürdürdüğü ve avlandığı, birkaç yüz millik bir yaşam alanı vardır[1].  

Neolitik devrimin yayıldığı bölgelerde nüfus oldukça hızlı çoğaldı. M. Ö. 10 000 yılları civarında dünya nüfusu 5-10 milyon dolayındaydı. Tarım inkılabı öncesinde dünya nüfusunun ulaşabileceği en üst sınır ise, 20 milyon olarak tahmin edilmektedir. Tarım inkılabı ile birlikte insan, bu sınırı ilk kez aşmayı başarmıştır. Dünya nüfusu sanayi inkılabına kadar geçen 10-12 bin yıllık sürede hızla artarak 1750′de 750 milyon dolaylarına ulaşmıştır. Bu da dünya nüfusunun sanayi öncesi dönemde ulaşabildiği en üst sınırdı.

İlk tarım toplumlarında ekonomik ve sosyal organizasyonun temel birimi, 50-300 nüfusa sahip, 10-50 aileden oluşan köy topluluğu idi[2]. Köyün tahılının depolandığı “T” biçimli yapılar inşa edilmiştir. Tahılın ortak bir yerde depolanması hem tarımda hem de inşaat işinde ortak bir çalışma olduğunun işaretidir. Avcı ve toplayıcı topluluklara göre hayat standartları biraz daha yükselmişti. Yiyecek arzı daha düzenli ve güvenilirdi. Evler daha rahattı[3]. Nüfus yiyecek imkânlarına paralel şekilde arttığı için gelirler hala geçimlik düzeydeydi. Kıtlık, sel ve zararlı böcek istilası, tüm köy topluluğunu felaketle karşı karşıya getiriyordu. Avcı gruplara göre daha yerleşik ve kalabalık bir hayat sürdüren köylüler, salgın hastalıklara karşı daha korumasızdı. Ortalama insan ömrü, muhtemelen 25 yılı aşmıyordu.

Nüfus artışına paralel insanların yerleştikleri alanlar genişledi. Akdeniz’in çevresindeki toprakların nüfusu oldukça yoğun hale geldi.  Zaman içinde avcılık ve toplayıcılıktan çiftçiliğe doğru sürekli bir geçiş oldu. Giderek tarım, hâkim ekonomik faaliyet haline gelirken, yerleşik hayat da göçebeliğin yerini aldı. Doğal kaynaklardan istifadeyi yalnız grup ve kabilenin üyelerine tahsis eden bir mülkiyet sistemi olarak komünal mülkiyet tipi doğdu.

Teknolojik gelişme alanında büyük adımlar atıldı[4]. Bu 8 bin yıl içinde bronz çağının yerini demir çağı aldı. Ticaret gelişti ve genişledi[5]. Özellikle bölgelerarası ticaretin önemi arttı. Sonuçta pazar mekanizması doğdu ve ekonomik kaynakların dağılımında giderek artan ölçüde rol oynamaya başladı.  Şehirler ilk kez gelişti. Büyüklükleri artarken fonksiyonları karmaşık hale geldi ve tüm Akdeniz dünyasına yayıldı. Çeşitli ekonomik organizasyon tipleri doğdu. Yeniden dağıtıcı olarak nitelenen müdahaleci ekonomi tipleri bir uçta yer alırken, fiyatların piyasa mekanizmasınca tayin edildiği ekonomik organizasyon tipleri diğer uçta yer aldı.

İlk kez bir siyasi organizasyon olarak devlet doğdu[6]. Demokrasiden despotluğa kadar çok çeşitli siyasi sistemler, farklı toplumlarda uygulama alanı buldu. Bu farka rağmen hepsi de bir idarenin, bir siyasi otoritenin görevlerini yaptı. Devletin doğuşu, savaşı ve siyasi istikrarsızlığı beraberinde getirdi. Genel bir eğilim olarak askeri teknolojideki gelişmelere paralel şekilde devletlerin sınırları genişledi.

NOTLAR

[1] Avcı-toplayıcılarda, grup üyeleri arasında yoğun bir iletişim söz konusudur.  Gruplarda akrabalık ilişkileri esastır ve her bireyin bir diğeriyle akrabalık ya da evlilik bağı mevcuttur.  Bu toplumlarda en önemli kurum ailedir. Aile bu toplumlarda birçok fonksiyonu yerine getirir. Üretim, koruma, eğitim gibi. Bu toplumlarda politik kurumlar yoktur, bireyler eşittir. Her birey bir süre kabile reisliği yapabilir. Kararlar grup tartışmaları sonucunda alınır. Bu toplum üyeleri devamlı bir hareket içerisindedirler. Yani göç olgusu yoğundur. Çünkü bir yerleşim yerindeki av ve yiyecek bitince, başka bir yere gitmek zorundadırlar. Zenginlik mal ve mülk sahipliği yok denecek kadar azdır. Devamlı göç olgusu mal sahipliğini çok azaltan bir etmendir. En büyük zenginlik, bulunan yiyecek ya da gıdadır. Bu da bütün toplum üyeleriyle paylaşılır. Bu toplumlarda statü farklılaşmaları çok fazla değildir.

[2] Anadolu’da Caferhöyük (Malatya), Çayönü (Diyarbakır), Hallan Çemi (Batman), Nevali Çori (Urfa) ve Göbekli Tepe (Urfa) verimli hilal üzerin­de bulunan Neolitik köy yerleşimlerinin en önemlileridir. îç Anadolu’da ikinci bir Neolitik bölgesi daha bulunmaktadır. Buradaki en önemli yerleşmeler arasında ise Çatalhöyük (Konya), Suberde (Konya), Canhasan (Karaman), Hacılar (Burdur), Kuruçay (Burdur) ve Aşıklıhöyük (Aksaray) sayılabilir.

[3] Bu dönemde taş temelli, kerpiç duvarlı, gerektiğinde yeni eklemeler yapılabi­len evler ortaya çıkmıştır. Bazı yerleşimlerde evler birbirine bitişik olarak yapılmış­tır. Evlerde oturma, uyuma ve çalışma için ayrı yerler, kiler alanları, işlikler, mut­faklar ve avlular bulunmaktadır. Jeriko ve Jarmo gibi yerleşimlerin etrafında sur duvarları yapılmıştır. Bu sur duvarları, derin hendeklerle çevrelenmiştir. Buradaki önemli unsur, sur duvarlarının yapımında ortak emek gücünün kullanılması ve ile­ri düzeyde bir toplumsal örgütlenmenin görülmesidir. Bu dönem yerleşimlerinden bazıları 5 ilâ 10 bin kişilik nüfusa sahiptir. Neolitik Çağ’ın sonuna doğru ölülerin evin tabanına gömülmesi âdeti ortadan kalkmış ve ölüler yerleşim yerinin dışına gömülmeye başlanmıştır.

[4] Neolitik Çağ’da orak biçimli aletler ve tahılları işlemede kullanılan taştan öğüt­me taşları, havanlar ve dibekler yapılmıştır. Ayrıca yüzeyleri ve kenarları sürtüle­rek düzeltilmiş ve parlatılmış taş aletler de görülmektedir. En yaygın alet, yassı bal­tadır.

[5] Neolitik’te obsidyen ve bakırın yanında deniz kabukları, kaliteli çakmak taşı ve de­ğerli renkli taşların da ticareti yapılmıştır.

[6] Devletin doğuşuna mitolojik bir yaklaşım için bakınız: Devletin Doğuşu

İLGİLİ YAZILAR
Temel Bilgi Teknolojileri (1):İktisat Tarihi ve Bilgi Toplumu


Barış Safran

7 Mart 2012 Çarşamba

İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve Kadın Hakları

İş ilişkilerinin tarihi, hiç kuşkusuz insanlık tarihi kadar eskidir. Hemen her dönemde ve dünyanın her yöresinde insan, çeşitli biçimlerde ve statüler altında ekonomik faaliyetlerde bulunmuştur. Ancak, çalışma yaşamını hukuk kuralları ile düzenleme gereksinimi daha çok, işgücünün işçi statüsü altında çalışma yaşamında yer almaya başlamasıyla birlikte duyulmaya başlamıştır. Bu gelişmenin odağında ise, XVIII. yüzyıl sonlarında İngiltere’de yaşanan ve Sanayi Devrimi olarak adlandırılan bir oluşum bulunur.  Yine kadın işgücü tarihin hemen her döneminde, çeşitli statüler altında ekonomik faaliyetler içinde yer almıştır. Ancak kadınlar, Sanayi Devrimi’nin kendine özgü koşulları altında, çalışma yaşamına ilk kez işçi statüsü ile girmişlerdir.


Kadınların genetik (cinsel), biyolojik (fiziksel) nitelikleri ile çalışma yaşamında salt kadın oldukları için karşılaşabildikleri engeller çalışma yaşamında korunmalarını gerekli kılar. Sosyal politikalara önce çocuk ve kadın işçilerin konu olması, İlk iş hukuku kurallarının bu kesimin çalışma yaşamında korunabilmesi için yürürlüğe konulması konunun önemini ortaya koyar. Kadın işgücünün korunması, sosyal politikaların uluslararası kaynakları içinde de yine aynı nedenlerle öncelikle yer alır.

Sanayi Devrimi; önce buhar, daha sonra elektrik, gaz gibi yeni enerji güçlerinin bulunması ve bu enerji güçlerinin uyarlandığı makinelerin üretimde kullanılması ile birlikte XVIII. yüzyıl sonlarında İngiltere’de yaşanıldı. Benzer teknolojik gelişmeler daha sonra Fransa, Almanya gibi bazı Batı Avrupa ülkelerinde, ardından da tüm Avrupa’da gözlendi. Sanayileşme olgusu daha sonra Avrupa’dan göçler yoluyla Kuzey Amerika’ya taşınmış, bunu izleyen yıllarda Rusya’ya ve XIX. yüzyıl sonlarına doğru da Japonya’da yaşanmıştır.

Sanayi Devrimi’ni başlatan teknolojik gelişmelerle üretim süreci ilk kez yeterli, sürekli ve düzenli bir güç kaynağına kavuşmuştur. Böylece o döneme dek üretimin temelinde bulunan insan ve hayvanın kas gücünün, doğa gücünün ya da bu güçlere dayalı mekanik düzenlemelerin yerini, buhar ve elektrik gücüyle çalışan makineler almıştır. Sanayileşmenin yaygınlaşıp, gelişmesiyle birlikte de makinelerin kullanıldığı fabrikaların sayıları giderek çoğalmıştır.

Fabrikalarla birlikte yeni bir iş ilişkisi ve bu ilişkinin dayalı olduğu bir çalışma statüsü de doğmuş ve fabrikalarda, fabrika sahiplerinin ad ve hesabına, onlara bağlı olarak, ücret geliri karşılığında çalışan kişilere işçi denilmiştir. Sanayiin giderek gelişip, yaygınlaşmasıyla bu fabrikalarda çalışan işçilerin sayıları da çoğalmıştır. Böylece; fabrikalarda çalışan işçiler, onların aile üyeleri ve fabrikalarda iş arayanlar “işçi sınıfı” olarak adlandırılacak sosyal tarihin daha önceki dönemlerinde rastlanmayan, yeni bir toplumsal kesimi oluşturmuşlardır.

Bir başka yönden; artık işveren olarak adlandırılan fabrika sahiplerinin, başka fabrikalarla rekabet edebilmeleri büyük ölçüde ürettiklerini pazarlara hızla ulaştırıp, satabilmelerine bağlıydı. Ayrıca, hızlı teknolojik gelişmelerden yararlanabilmek için sürekli yeni yatırımlar yapmak ve yenilenen makine, araç ve gereçleri amorti etmek zorundaydılar. Bu yüzden de, piyasalarda var olabilmek için aşırı kâr ve kapital (sermaye) birikimine yöneldiler. Bu yöneliş ise maliyetlerin düşürülmesini kaçınılmaz kılıyordu. Üretim maliyetleri içinde işgücünün payını azaltabilmek hiç de güç değildi. Çünkü sözleşme serbestisi ve hukuki eşitlik ilkelerine dayalı kurulu hukuk düzeni, fabrika sahiplerine bu bağlamda geniş bir inisiyatif tanıyordu. Bu koşullar altında fabrikalardaki çalışma koşulları giderek ağırlaşmaya başladı.

Yaygın bir sefalet ve yoksullukla aşırı kapital birikimi arasında oluşan ekonomik dengesizlikler, işsizlik ve ağır çalışma koşulları, kadın ve çocukların sanayiide acımasızca kullanımı ile bozulan aile birliği ve düzeni, ahlâki bunalımlar, fabrikalarda yer yer başlayan ayaklanmalar, makine kırımları, kanlı çatışmalar Sanayi Devrimini yaşayan toplumları büyük bir bunalıma sürüklemişti.

8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000'i aşkın kişi katıldı.

26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921'de Moskova'da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda gerçekleşti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde de anılmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Sanayiin sürekli gelişip, yaygınlaşması ile XX. yüzyılda yaşanılan teknik, ekonomik, demografik, hukuki, kültürel, siyasal nitelikte pek çok oluşum ve değişim, kadın işgücünün çalışma yaşamı içindeki yerini pekiştirip, sayılarını çoğaltmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak anılmasını kabul etti. Birleşmiş Milletler'in sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York'ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştır. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, bugün,  tüm dünya kadın işçilerinin kutladığı uluslararası bir gündür.

Türkiye'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın, ve yığınsal olarak kutlandı, kapalı mekanlardan sokaklara taşındı. "Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programından Türkiye'nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapıldı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Kadınlar Günü" kutlanmaya devam ediliyor.

T.C. Anayasası’nın 50. maddesinde yer alan, “Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uygun olmayan işlerde çalıştırılamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar” hükmü ile çalışma yaşamının hangi kişiler bakımından, nasıl düzenleneceği belirtilmiştir.
Ücretlerin belirlenmesinde ve ödenmesinde, cinsiyet temelli bir ayrım gözetilmemesi, kadın işçilerin çalışma yaşamında korunmalarını öngören genel hukuki düzenlemeler içinde önemli bir yer tutar. Eşit değerde işe, eşit ücret ödenmesi, iş hukukunun ulusal ve uluslararası kaynakları tarafından da benimsenmiş olan bir ilkedir. Bu ilke, işverenin işçilerine eşit davranma yükümlülüğünün de bir gereğidir. Kadınların cinsiyet temelli ücret ayrımcılığına karşı korunmaları, bazı ülkelerde insan hakkının bir uzantısı olarak görülerek, anayasal bir güvence altına alınmıştır. İK’nın 5 inci maddesinin 4 üncü fıkrasında “Aynı veya eşit değerde bir iş için cinsiyet nedeniyle daha düşük ücret kararlaştırılamaz. ” 5 inci fıkrasında ise, “İşçinin cinsiyeti nedeniyle özel koruyucu hükümlerin uygulanması, daha düşük bir ücretin uygulanmasını haklı kılmaz” hükümleri yer almaktadır.

İş ilişkisinde ya da sona ermesinde yukarıda ifade edilen hükümlere aykırı davranıldığında kadın işçi, dört aya kadar ücreti tutarındaki uygun bir tazminattan başka, yoksun bırakıldığı haklarını da talep edebilir (m. 5/6). Bu ilkenin; fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti, prim, provizyon, ikramiye vb. gibi parasal ya da aynî tüm ücret ekleri için de geçerli olduğu kabul edilmelidir.

İK, işin düzenlenmesi konusunda kadınların üç ayrı alanda korunmasını öngörmektedir:
(1) Yer ve Su Altında Çalıştırılma Yasağı, (2) Gece Postalarında Çalıştırılma Yasağı ve (3) Ağır ve Tehlikeli İşlerde Çalıştırılma Yasağı

İK’nın 72 inci maddesi uyarınca, “Maden ocakları ile kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altında veya su altında çalışılacak işlerde…her yaştaki kadınların çalıştırılmaları yasaktır”. Bu düzenleme; ülkemizce onaylanan UÇÖ’nün 45 sayılı Sözleşme hükümlerinin de bir gereğidir. Madde metninde “gibi” sözcüğüne yer verildiği için, getirilen yasaklama sayılan örneklerle sınırlı değildir. Yer ve su altında görülen tüm işler için de geçerlidir.

Kanun koyucu, kadın işçilerin gece postalarında çalıştırılmalarına ilişkin bazı usul ve esaslar öngörmüştür (m. 73). Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından onsekiz yaşını doldurmuş kadın işçilerin gece postalarında çalıştırılmasına ilişkin “Kadın İşçilerin Gece postalarında çalıştırılma Koşulları Hakkında Yönetmelik” İK. m. 73′e dayanılarak çıkarılmıştır (R. G. , T. 9. 8. 2004, S. 25548). Yönetmeliğe göre; kadın işçiler her ne şekilde olursa olsun gece postasında yedi buçuk saatten fazla çalıştırılamaz (KGPÇ. Yön. m. 5). Kadın işçilerin çalıştıkları işyerleri belediye sınırları dışında ise veya belediye sınırları içinde olmakla birlikte, posta değişim saatlerinde alışılmış araçlarla gidip gelme zorluğu bulunuyorsa, işyeri işverenleri, gece postalarında çalıştıracakları kadın işçileri, sağlayacakları uygun araçlarla ikametgâhlarına en yakın merkezden işyerine götürüp getirmekle yükümlüdür (KGPÇ. Yön. m. 6) . Kadın işçinin kocası işin postalar halinde yürütüldüğü aynı veya ayrı işyerinde çalışıyor ise, kadın işçinin isteği üzerine, gece çalıştırılması, kocasının çalıştığı gece postasına rastlamayacak şekilde veya aynı işyerinde çalışan karı kocanın aynı gece postasında çalışma istekleri işveren tarafından mümkün olduğunca karşılanacaktır (KGPÇ. Yön. m. 8).

Kanun koyucu; fiziksel (biyolojik) ve cinsel (genetik) yönden oluşturabileceği sakıncalar nedeniyle, kadınların ağır ve tehlikeli olarak nitelendirilen bazı işlerde çalıştırılmalarını uygun bulmayarak yasaklamıştır. Hangi işlerin ağır ve tehlikeli işlerden sayılacağı; İK’nın 85 inci maddesine dayanılarak hazırlanan “Ağır ve Tehlikeli İşler Yönetmeliği”nde gösterilmektedir. Bu nedenle getirilen hüküm, ağır ve tehlikeli sayılacak tüm işler için geçerli olacak mutlak bir çalıştırılma yasağı değildir. İK’nın, işin kadın işçiler yönünden düzenlenmesine ilişkin yukarıda üç ayrı başlık altında açıklamaya çalıştığımız hükümleri özenle okunursa çalışma değil, çalıştırılma yasağından söz edildiği görülür. Kanun bu alanda işvereni sorumlu tutmuştur.

İş sözleşmesi, kadın işçiler tarafından evlenme tarihlerinden itibaren bir yıl içinde sona erdirilecek olursa, kıdem tazminatına hak kazanacaklardır. Bu düzenleme, evlilik birliğinin devamını sağlamak için yapılmış bir düzenlenmedir. MK. ‘da değişiklik yapılmadan önce aile reisi erkek olarak kabul ediliyordu. Kadınların çalışması, aile reisinin iznine bağlıydı. Bu sebeple, kadın işçi evlendikten sonra bir yıl içinde iş sözleşmesini sona erdirecek olursa, kıdem tazminatına hak kazanabileceğine yönelik düzenleme MK. ile uyum sağlamak için yapılmıştı. İK’nın 120 nci maddesi uyarınca, 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14 üncü maddesi hariç diğer maddeleri yürürlükten kaldırmıştır. Bir başka deyişle, yürürlükten kaldırılan 1475 sayılı İş Kanunu’nun “Kıdem tazminatı” başlıklı 14 üncü maddesinde bulunan hükümler, 4857 sayılı yeni İş Kanunu yürürlüğe girmesine karşın, geçerliliğini aynen korumaktadır.

1475 sayılı İş Kanunu’nda; hizmet akitlerinin, eşdeyişle iş sözleşmelerinin “…kadının evlendiği tarihten itibaren bir yıl içersinde kendi arzusu ile sona erdirmesi…” halinde, kendisine kıdem tazminatı ödenmesini öngören bir hüküm yer almaktadır (m. 14). Bu hukuki düzenleme çerçevesinde, kıdem tazminatını hak edebilmesi için bir kadının;
i. evlenmesi,
ii. hizmet akdini evlendiği tarihten itibaren 1 yıl içinde,
iii. Kendi arzusu ile feshetmiş olması gerekir.

Bu koşullardan birinin eksikliği bile, hükmün uygulanabilmesini engeller. Kadınların bir bölümünün evlendikten sonra işlerinden ayrıldıkları ya da ayrılmak zorunda kaldıkları bilinmektedir. Kanun’da; erkeklerin muvazzaf askerlik hizmeti dolayısıyla iş sözleşmesini fesh etmeleri, kıdem tazminatına hak kazandıran bir fesih hali olarak görülmektedir. Kanun koyucu; evlilik nedeni ile iş sözleşmesinin sona erdirilmesini de böyle bir yaklaşımla kadınlar yönünden kıdem tazminatı alabilmelerine olanak tanıyan bir fesih hali olarak kabul etmiştir.

Barış Safran

6 Mart 2012 Salı

Temel Bilgi Teknolojileri (2): Ya Haklı Olsalardı?

20. yüzyılın ikinci yarısının başlarında ilk bilgisayarların yapılmasından önce, sanayi toplumunun, insanlığın son aşaması olduğu düşünülüyordu. Hatta Amerikan Patent Dairesi Başkanı Charles H. Duell, 1899’da “Artık yeni hiçbir şey yok. İcat edilebilecek her şey icat edildi”, bile demişti. Başlangıçta son derece hantal ve yetersiz olan bilgisayarlar için Popular Mechanics Dergisi 1949’da, “Bilgisayarlar gelecekte belki sadece 1,5 ton ağırlığında olacaklar”, şeklinde yazıyordu. Ancak bilgisayar teknolojisi çok kısa bir süre içinde olağanüstü bir gelişme gösterdi. Önemli bilgisayar firmalarından Digital Equipment Corp.’un başkanı Kenneth Olsen, 1977’de, “İnsanların evlerinde bilgisayar bulundurmaları için bir neden göremiyorum”, diyordu ve bundan daha 20 yıl önce bir bilgisayar görmüş, onu kullanmış olanlar bir elin parmaklarını geçmiyordu. Ancak kişisel bilgisayarlar hızla ucuzladı ve evlere girmeye başladı. Aynı süreç içinde bilgi toplumu kavramı da tartışılmaya başlandı. Toplumun büyük bölümünün gelirini sanayiden kazanacağı, sanayi sektörünün payının giderek artacağı varsayılıyordu. Ancak böyle olmadı. Sınai işlerin toplam içindeki payı, hiçbir zaman ve hiçbir yerde %50’leri geçmedi. Aksine, bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler, zamanla sanayi robotlarının üretilebilmesini sağladı. Dolayısıyla sanayide çalışan nüfusun payı düşmeye başladı. Buna karşılık bilgi sektöründe çalışanların payı hızla arttı. Artık en önemli kaynak enerji değil, bilgiydi. Tarım toplumunda toprağa, sanayi toplumunda enerjiye sahip olan kuralı koyuyordu. Bilgi toplumunda ise kuralları bilgiye sahip olan tayin etmeye başladı.

Tarım toplumunda insanların büyük bölümü toprağı işliyorlardı. Tarım toplumlarında da malzemeyi işleyen, örneğin demiri işleyerek çeşitli araçlar ya da süs eşyaları yapan zanaatkarlar vardı, ama oran olarak toplumun çok küçük bir bölümünü oluşturuyorlardı. Tarım toplumları döneminde büyük imparatorluklar kuruldu. Bu imparatorluklarda devletin vergi toplayabilmesi için bilgi kaydetmesi ve işlemesi gerekiyordu. Demek ki tarım toplumlarında da bilgi işleyenler vardı. Ama küçük bir azınlığı oluşturuyorlardı. Sanayi toplumlarında malzeme işlemek ön plana çıktı. Bilgi toplumunda ise işlenen şey, harfler, rakamlar, sesler, görüntüler gibi sembollerdir**.

Notlar:

* Bilgisayar alanındaki bu örnekler, vizyon eksikliğine işaret eden diğerlerinden pek de farklı değil aslında. İskoçyalı fizikçi Lord Kevin, “Radyonun geleceği yok”, derken, Henry Ford’un talebi üzerine otomotiv sektörünün geleceği konusunda ekspertiz veren bir banka müdürü, 1903’te, “Atlar her zaman kullanılacaktır. Otomobil ise ancak geçici bir moda olabilir”, demişti. H.G. Wells, “Denizaltıların savaşta ne işe yarayabileceğini anlayamadım. En fazla, mürettebatın boğularak ölmesine neden olabilir”, derken, I. Dünya Savaşı’nda Fransız Orduları Başkomutanı Mareşal Ferdinand Foch, 1911’de, “Uçaklar hoş oyuncaklar, ama askeri bir değerleri yok", demişti. Diğer örnekler:

- Artistlerin konuşmalarını kim duymak ister ki?

(Harry M. Warner, film endüstrisi yöneticisi. Belirttiği görüş, o sıralarda yeni icat edilen sesli film üzerine, 1927).

- Televizyon en geç altı ay içinde piyasadan silinecektir. İnsanlar her akşam böyle bir kutuya bakmak istemezler.

(Daryik F. Zanuck, 20 Century Fox başkanı, 1944).

- Soundlarını pek beğenmedim, ayrıca gitar gruplarının modası geçti.

(Decca Record Plak Firması’nın bir yöneticisi. Söz ettiği grup Beatles, 1962).

** Sembol kavramıyla ilgili ayrıntılı açıklama için bakınız: Davranış ve Sosyoloji: Kuramsal Yaklaşımlar ve Sembolik Etkileşimcilik

Barış Safran
Akademik Akademi Eğitim Merkezi

1 Mart 2012 Perşembe

Girişimcilik (1): Yaratıcılık ve Motivasyon

“Bir ruhum var benim. Olmadığını söylemeyin. Beni kesip açsanız onu bulamazsınız. Buharlı makineyi de kesip açsanız, buharı bulamazsınız. İnanılır gibi değil ama makineyi yürütüyor buhar…”

Bernard Shaw

Ülkemizdeki bir çok üniversitede, girişimcilik alanında artarak gelişen çalışmaları ve çabaları gözlemlemek olanaklı. Bu gelişme, bilgi ekonomisine ve bilgi toplumuna yönelmenin, yaratıcılık ve yeniliğin ülkelerin vazgeçemeyecekleri değerler ve özellikler haline gelmesinin bir sonucu olarak da görülebilir. Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişte önem kazanan olgulardan biri de girişimciliktir.

18. yüzyılın başlarında Fransa’da yaşayan İrlandalı ekonomist Richard Cantillon, girişimciliğin tanımını ilk kez yapmış ve risk üstlenme özelliğini vurgulamıştır. Jean Baptise Say, bunun yanı sıra, girişimcinin üretim girdilerini örgütleme ve yönetme niteliğinin önemine de değinmiştir. Girişimcinin yenilikçi ve dinamik olma özelliğini ise ekonomik kalkınmada, insan kaynaklarının temel yapı taşlarından birisi olarak ilk kez vurgulayan ve gündeme getiren Joseph A. Schumpeter’dir.

Schumpeter’in çalışmalarında girişimcilik, yenilik yaratma ve teknolojik buluşlar ile açıklanmaya çalışılmış ve yeni ürünler, yeni hizmetler, yeni süreçler, yeni arz kaynakları ve yeni pazarlar yaratmak için yeni kaynakların yaratılması gibi konulara ağırlık verilmiştir. Schumpeter’in bakış açısıyla girişimci, toplumda değişimi yaratacak kişi ve kurumlar olarak tanınmaktadır.

Girişimcilikle ilgili olarak yapılan bir çalışmada, 1982-92 yılları arasında girişimcilik konusuyla ilgili yapılmış olan çeşitli akademik yayınlarda girişimci ve girişimcilikle ilgili bulunan 77 tanımda en az beş kere görünen 15 anahtar sözcük grubundan bazıları şöyledir:

Başlatma, bulma, yaratma, değer ve değişim yaratma, yenilik ve büyüme arzusu.

Girişimcilik ve yaratıcılığın ilk adımı motivasyondur. Yaratıcılıkta güdüleme merak ile ilgilidir. Yaratıcılığın üç bileşeninden biri olan motivasyon eksik olursa, yaratıcı kimse uzmanlığını ve yaratıcı düşüncesini harekete geçiremez. Yaratıcılık tutkusu, yaratıcılığa karşı ilgi ve istek içsel motivasyona aittir.

Yaratıcılık ve icatların günümüz toplumunun refahındaki payı tartışılmaz. Sanayi devriminin en önemli gelişmelerinden birisi, 1763’te İskoçya’da James Watt’ın buharlı makineyi bulmasıdır. Bu makinenin gelişmiş biçimi, makine çağının gerçek başlangıç noktasını oluşturur. 1807'de Robert Fulton adındaki Amerikalı, buharlı makineyi gemilere uyguladı.

Foulton, ilk buharlı gemi modeli üzerinde çalışırken arkadaşları onu bu düşüncesinden vazgeçirmek için: “Gerçekleşmesi imkânsız bir çalışma, boşuna uğraşıp zamanını tüketme. Buharlı gemi yerine, yelkenli gemilerin hızını ve verimini artıracak şekilde çalışırsan daha başarılı olursun”, diye uyarıda bulunurlar. Bu sözler üzerine Foulton, “Hayır, olmaz”, der. “Gelişmek için dış kaynaklara dayanan bir şey beni ilgilendirmez. Güç o şeyin kendi içinden gelmeli”.

Foulton’un buharlı gemiyi icat eden bilim adamı olabilmesini sağlayan da, kendi içerisinden gelen güç; yani içsel motivasyondur. Böylece 1840'da ilk düzenli okyanus ötesi buharlı gemi seferleri başladı.

Girişimciliğin temel dinamiklerinden biri olan yeni iş fikirleri, ancak yaratıcılık ve yenilikle sağlanabilir. Yeni iş fikri, yeni kurulacak bir girişim için olabileceği gibi, daha önce kurulmuş olan ve halen çalışan bir işletme için de geçerlidir (içgirişimcilik). İktisatçılar açısından bakıldığında girişimci, değerlerini fazlalaştırmak amacıyla kaynaklar konusunda öngörüde bulunarak işi planlayan, insan kaynaklarını örgütleyerek girdilerin işlenmesini sağlayan ve elde edilen çıktıyı karlılık yaratacak biçimde tüketicilerin kullanımına sunma becerisini gösteren, yenilikler ve yeni bir düzen getiren kişi olarak tanımlanmaktadır. Girişimciler, oyunun kuralını baştan yazan, olasılıkları gören ve bu olasılıkları gerçeğe dönüştüren değişim ajanlarıdır. 1970’lerin sonu 80’lerin başlarında ise birçok yazar, girişimciyi yöneticiden ve toplumdan ayıran davranış, özellik ve nitelikler konusunda çalışmalar yapmışlardır. Bazı yazarlar ise girişimciliğin istihdam yaratmada önemini vurgulayan çalışmalar yaparak bu kavramı açıklamaya çalışmışlardır.

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş süreci içerisinde girişimcilik, insanın düşünsel emeğinin ekonomik değere dönüşmesi olarak ifade edilmekte ve üretim faktörleri arasında yer almaktadır. Yeni iş fikirlerinin hayata geçirilmesi ve kurulacak olan yeni işletmeler, bir ekonominin büyüyebilmesinin öncelikli koşuludur. Bu nedenle, toplumdaki girişimci kişilerin sayısının artırılması ve bu kişilerin eğitilmesi, ülkelerin öncelikleri arasında olmalıdır.

Barış Safran
Akademik Akademi Eğitim Merkezi

28 Şubat 2012 Salı

Diyalektik ve Kaos Teorisi

“Diyalektik, çelişkinin mantığıdır”, demiştik efendim en son. Bu derste, akış ve dönüşüm olarak örgüt metaforu altında değişimi anlamaya yeni bakış açıları getiren süreçler olarak kaos ve karmaşıklık kuramları ile diyalektik değişim anlayışını ele alacağız. Zira, örgütlerdeki doğrusal olmayan ilişkilerin nasıl yeni düzenleri ve değişim kalıplarını yarattığını irdeleyen kaos ve karmaşıklık kuramı ve değişimin karşıtlar arasındaki gerilimlerin ürünü olduğunu ortaya koyan diyalektik değişim anlayışı arasındaki ortak noktalar, sandığımızdan çok daha fazladır.

Değişimin diyalektik doğasına dönük bir anlayış, sürece ilişkin önemli öngörüler sunar. Bu durum, genellikle yol üzerindeki kavşakların yeni bir geleceğin önünü tıkayan kilit paradokslar ya da çelişkiler çerçevesinde ortaya çıktığını gösterir. Değişime diyalektik yaklaşım, paradoksların (bir örgütün bütün kademelerinde değişimi durduran başlıca kuvvetlerden biri) kaçınılmaz olduğunu doğrular. Bu yaklaşım, karşıtların mücadelesini ve sistemdeki bir gelişmenin her zaman bir karşı gelişmenin unsurlarını içerdiğini yansıtır. Çünkü her tutum kendi karşıtını doğurma eğilimi taşır.

Aşağıdaki listede örgütlerin karşı karşıya kaldığı zıtlıklar verilmiştir:

Dönüşüme yönelik değişime ilgi duyan yöneticiler, çelişkilerin yarattığı gerilimlerin üstesinden gelmede becerikli olmalı ve en önemli noktaları hedef olarak seçmeyi bilmelidir. Değişim yönünde başlatılan her yeni girişim, kendi başına bırakıldığında çoğu zaman kendi olumsuzlamasını doğurur ve bu da bir çıkmazı beraberinde getirir. Böyle bir çelişkinin çözümü için ilk adım, değişime eşlik eden her iki boyutun da değerli olduğunu kavramaktır. Yöneticiler büyük olasılıkla örgütlerinde bu boyutlardan herhangi birinin değil her ikisinin de bulunmasını ister. Yönetimin işi, bu iki boyutu bütünleştirecek yollar bulmaktır. Çelişki, tek bir tarafın ortadan kaldırılmasıyla başarılı şekilde çözülemez.

Çelişkiyi çözmede ikinci adım ise, çelişkinin her iki tarafındaki istenir nitelikleri harekete geçirip koruyabilen yeni bağlamlar yaratmaktır. Bu da yöneticinin belirli bir çelişkiye yaklaşımı belirleyen düşünce yapılarını yeniden şekillendirecek yeni anlayışları geliştirmesi ve bu yeni anlayışların örneklerini ortaya koyacak yeni eylemler yaratmasıyla başarılabilir.

Değişim olgusuna farklı bir bakış açısı getiren kaos ve karmaşıklık kuramı ile diyalektik yaklaşımın güçlü yönleri şu şekilde özetlenebilir:

Bu yaklaşımlar, değişimin doğasını ve kaynağını anlamada alternatif ama tamamlayıcı araçlar sunmaktadır. Değişimin iç mantığı anlaşılabilirse, değişimi anlamak ve yönlendirmek mümkün olabilir. Uzun vadede bir örgütün hayatta kalabilmesi, faaliyet gösterdiği çevre ya da bağlama karşı değil, bu çevre ya da bağlamla birlikte varlık göstermesiyle mümkün olabilir.

Kaos ve karmaşıklık kuramına göre, örgütlerin çevreleriyle olan ilişkileri bir çekici öğe kalıbının parçasıdır. Yapı, kültür, enformasyon, inançlar ve algılanan kimliğin içine yerleşmiş kilit öğrenme kuralları, örgüt-çevre ilişkilerini belirli bir görünüm içinde tutma eğilimi taşır. Örgüt, kaosun eşiğine sürüklendiğinde ise, sistem yeni biçimlere savrulur. Yönetim açısından burada karşılaşılan güçlük ise; küçük değişiklikleri harekete geçirerek sistemleri istenen yörüngelere doğru itmektir.

Sistemdeki bir gelişme her zaman bir karşı gelişmenin unsurlarını, çelişkilerini içerir. Diyalektik analiz, örgütü, toplumu ve kişisel yaşamı yönetmenin sonuçta çelişkilerin üstesinden gelmeyi içerdiğinin kavranmasını sağlar. Gelişim için yeni yollar yaratmada ortaya çıkan gerilimlerin yeni bir çerçeveye sokulmasını sağlayacak yollar önerir.

Yaşanan kaos ve karmaşıklıkta örgütün yapısını gözden geçirmek, örgütün nasıl yönetilmesi gerektiğini ve bağlamların nasıl değiştirileceğini öğrenmek, küçük değişikliklerin önemini kavrayarak büyük etkiler yaratabileceğini anlamak, kaos ve karmaşıklığı doğal bir işleyiş olarak kabul ederek birlikte yaşamak, değişimi anlamada ve yönetmede günümüz örgütleri için olağanüstü fırsatlar sunacaktır.

Barış Safran
Akademik Akademi Eğitim Merkezi

KAYNAKLAR

Fatma Çobanoğlu, Değişim Mantığını Anlamak: Akış ve Dönüşüm Olarak Örgüt, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Yıl 2008, (1), 23. Sayı.

Morgan G. (1998) Yönetim ve Örgüt Teorilerinde Metafor (Çev.G. Bulut), İstanbul:MESS Yayınları.

9 Şubat 2012 Perşembe

Davranış Bilimleri: Çatışma Yaklaşımı ve Diyalektik

Tahtaya "Diyalektik, çelişkinin mantığıdır" yazarak başlıyorum derse, Akademik Akademi Eğitim Merkezi'nde. Temel görüşlerini, toplumsal değişimin itici gücü olarak sınıflar arası mücadeleyi benimseyen Marks'tan alan çatışma yaklaşımı, toplumdaki rekabet, değişim ve gerginlik süreçlerine odaklanır. Endüstrileşme sürecinin en yoğun olduğu dönemde İngiltere'de yaşayan ve kendisi bir sosyolog olmamakla birlikte, yazdıkları sosyolojik açıdan çok zengin olduğundan en önemli ve özgün düşünürlerden biri kabul edilen Karl Marx, en önemli eseri Kapital'de liberal görüşün eleştirisine yer vermiştir.

Comte gibi, insanların toplumu değiştirmek konusunda aktif adımlar atmaları gerektiğini savunan Marks, Durkheim gibi endüstriyel toplumların sorunlarına eğilmiş ve işbölümüne eleştirisinde "yabancılaşma" kavramına yer vermiştir. Bilindiği gibi, Durkheim'e göre de, endüstriyel toplumlardaki işbölümünün sonucu olan anomi, bir kuralsızlık durumudur. Bir başka deyişle, toplumda düzeni sağlayan kurallar, o toplumu bir arada tutmaya yetmediği zaman anomi ortaya çıkar. Özellikle toplumsal değişmenin hızlı olduğu dönemlerde, birey bir toplum içinde yaşamanın amacını kaybederek intihara kadar gidebilmektedir. Ancak devrimci fikirleri nedeniyle Almanya'dan sürgün edilen Marx'ın, fonksiyonalist Comte ve Durkheim'le olan benzerlikleri burada sona erer. Fonksiyonalist yaklaşım, din, hukuk, eğitim, ordu, ekonomi gibi kurumların canlıların organları gibi belirli görevleri bulunduğu ve toplumun devamlılığı için gerekli olduğu varsayımına dayanır.

. video

Kaybedenler Kulübü filmindeki gibi söylersek Kral Marx, fonksiyonalistlerin tersine toplumun sınıflardan oluştuğunu ve sınıf yapısının temelinde üretim ilişkilerini görmüş (altyapı, ekonomik temel: üretim araçları, üretim güçleri ve üretim ilişkileri), devlet ve düşünce sistemini toplumun üstyapısı (din, sanat, bilim, ahlak gibi kültür kurumları) olarak nitelendirmiştir. Aralarında karşılıklı bir ilişki olmakla birlikte, Marx'a göre, üstyapı, altyapı tarafından belirlenir ve toplumda kaçınılmaz, doğal bir çatışma vardır.Bu çatışma endüstriyel toplumda iki sınıf arasında gerçekleşir. Bunlar çalışan ve emeğini kiralayarak geçinen işçi sınıfı (proleterya) ile üretim araçlarına sahip olan burjuvazidir. Bu iki sınıf arasındaki mücadele, sınıf çatışmasıdır ve farklı toplumlarda olan bu mücadele, toplumları yeni bir aşamaya getirir.

Marx'a göre, sosyal bilimcilerin görevi dünyayı açıklamak değil, dünyayı değiştirmektir. Bu değişim de devrimci bir yaklaşımla olur. Çatışma yaklaşımı, toplumsal davranışların en iyi biçimde rekabet halinde bulunan gruplar arasındaki gerginlik ve mücadele incelenerek anlaşılabileceğini savunur. Marx, Hegel'in idealist diyalektik sürecinden etkilenmişse de, "düşünceyi yaratan maddedir" prensibiyle materyalist bir biçime dönüştürmüştür.

Doğayı ve toplumu düşünmenin ve yorumlamanın bir yöntemi olan diyalektik, her şeyin sürekli olarak bir değişim ve akış halinde olduğu anlayışından hareket ederek, evrene bakmanın bir yolunu oluşturur; ama bundan ibaret değildir. Diyalektik, değişim ve hareketin çelişki barındırdığını ve ancak çelişki yoluyla gerçekleşebileceğini açıklar. Böylece, söz konusu olan, pürüzsüz, kopuşsuz bir ilerleme çizgisi yerine, yavaş, birikimli değişimlerin (nicel değişim) yüksek bir ivme kazandığı, niceliğin niteliğe dönüştüğü, ani ve patlamalı dönemler tarafından kesintiye uğratılan bir çizgidir. Bu anlamda kaos ve karmaşıklık teorileriyle büyük benzerlikler taşır. Akış ve dönüşüm metaforları bağlamında diyalektik materyalizm ve kaos teorisinin karşılaştırılması eğlencesini de bir başka zamana bırakıyorum.


8 Şubat 2012 Çarşamba

Davranış ve Sosyoloji: Kuramsal Yaklaşımlar ve Sembolik Etkileşimcilik

Dün akşam, Akademik Akademi Eğitim Merkezi'nde, 17-19:00, Davranış Bilimleri dersindeyiz. Sosyolojinin ortaya çıkışı ve kuramsal yaklaşımlar başlığı altında ilk filozofların felsefe sistemlerinden itibaren konuşmaya başlıyoruz.

Platon, "toplumu tanımak için onun içinde yaşadığı topluluğu göz önünde tutmak gerekir", diyor örneğin. Öğrencisi Aristo da, "birey, kendi varlığının anlamını toplum içinde yaşamakla anlar". İslam dünyasında Gazzali, "insanın yalnız başına yaşayamayacağını, diğerlerine ihtiyacı olduğunu" belirtir. Ancak öncesindeki reform ve rönesans hareketlerine rağmen sosyolojinin bilimsel bir disiplin olarak ortaya çıkabilmesi, 19. yüzyılın ortalarında Endüstri Devriminin yol açtığı hızlı toplumsal değişimlerle birlikte olmuştur.

Sanayi Devrimiyle ortaya çıkan pek çok kentleşme sorunu, dinsel düşünce ve geleneklerin zayıflaması, bireyci yaklaşımların yaygınlaşması gibi faktörlerin yanı sıra, sosyolojinin gelişmesini hızlandıran bir etmen de emperyalist gelişmeler ve teknolojik ilerleme ile Avrupalıların dünyanın bir çok bölgesini ele geçirmeye başlamaları ve kolonilerde yeni kültürlerle karşı karşıya gelmeleridir. Zira, karşılaşılan farklı yaşam biçimleri insanların kafalarında yeni bir sorunun doğmasına yol açtı. Bu da "kültürler neden farklıdır?" sorusuydu.

Doğa bilimlerinde önemli başarılar kazanan bilimsel yöntem anlayışının sosyal dünyada açıklanmaya çalışılan sorulara uygulanmasını savunan sosyolojinin öncüleri, toplumu bir arada tutan güçler üzerinde durarak çeşitli açıklamalar getirmişlerdir. Sosyolojinin kurucusu Comte, toplumları harekete geçiren faktörün insan düşüncesi olduğunu savunurken Spencer, insan toplumları ile diğer organizmaları karşılaştırmış ve toplumun parçaları olan devlet, ekonomi gibi kurumların da organlar gibi belirli görevleri olduğundan hareketle fonksiyonalist yaklaşımın temellerini atmıştır. Durkheim, toplumu bir arada tutan güçlerin, toplumun üyelerince paylaşılan ortak inanç, değer ve duygular olduğunu söylemiş ve bunu toplumsal bilinç olarak adlandırmıştır.

Etkileşimcilik yaklaşımı, bireyi ve ilişkilerini anlamadan toplumu anlamanın mümkün olmadığını savunur. Etkileşim kuramcıları, sembol kavramı üzerinde durarak mikro bir yaklaşımla küçük gruplar, aile, arkadaş ilişkileri üzerinde dururlar. Semboller anlamlandırdığımız şeylerdir ve toplumsal yaşamın temelini oluştururlar. Sembolik etkileşim çoğunlukla yüzyüzedir ancak okuma ve yazma gibi başka şekillerde de olabilir. Semboller olmaksızın sosyal ilişkilerimiz, hayvanların kurduğu iletişim düzeyinden farksız kalır. Başkalarıyla kurmuş olduğumuz ilişkileri algılamakta en önemli mekanizma, adlandırdığımız sembollerdir. Çünkü, biraz karmaşık gelse de, belirli sembollere sahip olduğumuz için amca ve teyzelere, öğretmenlere sahip oluyoruz. Yoksa diğer insanlarla ilişkilerimizi koordine edemez, takvim, ay, gün ve saatler olmadan, gelecekle ilgili planlar yapamazdık. Kitaplar, sinema hatta müzik aletleri bile olamazdı, çünkü yazı bunları anlamlı kılar, notalar ise müziğe hayat verir.

Umberto Eco, "Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı" kitabında ilginç bir olay aktarır: II. Friedrich, hiç kimseyle hiçbir şey konuşmaksızın yetişen çocukların, ergenliğe vardıklarında hangi dili ve lehçeyi konuştuklarını sınamak istemiş. Ve bu yüzden dadılarla süt annelere, bebeklere süt vermelerini... ve onlarla konuşmamalarını emretmiş. Aslında çocukların ilk dil olan İbraniceyi mi, Yunanca, Latince ya da Arapçayı mı, yoksa onları dünyaya getiren anne-babalarının dilini mi konuştuklarını öğrenmek istiyordu. Ancak çabaları sonuç vermedi; çünkü çocukların ya da bebeklerin hepsi ölüyordu.

Başa dönecek olursak, ne demişti efendim Eflatun ve Gazzali; "insan yalnız başına yaşayamaz, diğerlerine ihtiyacı vardır".


31 Ocak 2012 Salı

Temel Bilgi Teknolojileri (1): İktisat Tarihi ve Bilgi Toplumu

Üçüncü Dalga ve Kapitalist Ötesi Toplum adlı kitapları tavsiye ederek başlıyorum derse. İçinde yaşadığımız toplumsal dönüşüm konusunda, özellikle 1980’li yıllardan itibaren, zengin bir literatür birikmiştir. Bu konuda en popüler katkıları yapan yazarlardan ikisi olan Alvin Toffler ve Peter Drucker’ın bazı kitapları, Türkçeye de tercüme edilmiştir. Söz konusu yazarların kitapları, toplumların değişim süreçleri hakkında fikir sahibi olabilmek için çok yardımcı olabilir.

Bugün yokluğuna katlanamayacağımız, bilgisayarla ilişkisi olduğunu bile düşünmediğimiz pek çok şey, 20. Yüzyılın ikinci yarısında bilgi teknolojilerinde meydana gelen devrim sayesinde mümkün oldu. Bugün artık dünyanın büyük bölümü bilgi toplumunda yaşıyor. Bu noktada, “bilgi çağında yaşıyoruz, doğru; ama bilgeler nerede?” diye haklı olarak soran Emre Yılmaz’ı da hatırlamadan geçmemek gerek. Ayrıca bilgi toplumu derken neyi kastettiğimizi daha iyi anlamak için, tarihin derinliklerine uzanmak gerek.

İnsanlar milyonlarca yıl süren çok uzun bir süre boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşadılar. Küçük kabileler halinde, çevrelerindeki yabani hayvanları avlayarak (aslında daha çok, vahşi yırtıcıların avladıklarından kalan leşleri yiyerek) ve yabani bitkileri toplayarak yaşanan binlerce yıldan sonra, bundan yaklaşık on bin yıl önce, Mezopotamya’da ve ardından kısa aralıklarla dünyanın çeşitli yerlerinde tarım keşfedildi. Birkaç yüzyıl içinde yeryüzünde yaşayan insan topluluklarının büyük bölümü tarım yapmaya başladılar. Artık avcılık yapmaları gerekmiyordu, çünkü ihtiyaçları olan besinleri kendi yetiştirdikleri hayvanlardan ve bitkilerden sağlıyorlardı.

Bugün hala dünyanın çeşitli yerlerinde avcı-toplayıcı olarak yaşayan çeşitli ilkel topluluklar vardır. Antropologların yaptıkları gözlemlere göre, genellikle sanılanın aksine, tarım toplumunda insanlar, avcı-toplayıcılardan daha az çalışmazlar. Ama daha öngörülebilir, güvenilir bir hayatları vardır. Dolayısıyla tarım yapan kabilelerin nüfusu, daha önce mümkün olmayacak kadar arttı. Eğer tarım devrimi gerçekleşmeyip de insanoğlu hala avcı-toplayıcı olarak yaşamını sürdürüyor olsaydı, bugün nüfusumuz en fazla yaklaşık 20 milyon civarında olacaktı. Artan nüfus, köylerin büyümesine yol açtı. Büyüyen köylerde işbölümü başladı ve toplumsal örgütlenme köklü bir değişime uğradı. Yaklaşık on bin yıl süren tarım toplumunda, nüfusun büyük bölümü tarımla uğraşıyordu. Ekonominin temeli tarımdı. Dolayısıyla en kıymetli faktör topraktı.

Bu süre içinde el sanatları ağır ağır gelişti. İnsanlar hayvanların gücünü kullanmayı öğrendiler. Zamanla rüzgâr ve akarsuların enerjisinden yararlanmaya başladılar. Ancak rüzgâr ve akarsuların enerjisi insanların kontrolünde değildi. Rüzgâr esmezse ya da yaz aylarında akarsuların suları azaldığında, yapılabilecek bir şey yoktu. Buhar makinesinin geliştirilmesiyle insanlar ilk defa, kendilerinin kontrol edebileceği büyük ölçekli bir güce sahip oldular. Yaklaşık iki yüzyıl önce İngiltere’de büyük ölçekli fabrikalar ortaya çıkmaya başladı. Kısa süre içinde sanayi, kıta Avrupası’nda ve Kuzey Amerika’da yayıldı. Tarım devriminden sonra ikinci büyük devrim, sanayi devrimi gerçekleşmiş oluyordu. Şehirler daha önce hayal edilemeyecek kadar büyüdüler. Nüfusun önemli bir bölümü sanayi işçisi haline geldi. Sınai üretim ekonominin temeli oldu, tarımın payı ve önemi azaldı. Dolayısıyla toprağın da önemi azaldı ve yerini enerji aldı.

Tarım toplumuna geçişle birlikte sadece işlerimizin niteliği değil, yaşama tarzımız, alışkanlıklarımız, anlayışlarımız köklü bir biçimde değişmişti. Benzer biçimde sanayi devrimi de sadece tarlalardan fabrikalara göç etmemize yol açmakla kalmadı. Örneğin tarım toplumunda hayat, zamanın doğal ritmine uygun olarak devam eder. Çiftçilerin neleri ne zaman yapacakları, mevsimlere göre değişir. Dolayısıyla saat kavramı yerleşmemişti. Oysa sanayi toplumunda işçilerin fabrikalara giriş ve çıkış saatleri sabittir. Dolayısıyla zamanı algılayışımız değişmek zorundadır. Benzer şekilde bütün anlayışlarımız da değişti.

video



20. yüzyılın ikinci yarısının başlarında ilk bilgisayar yapıldı. Başlangıçta son derece hantal ve yetersiz olan ilk bilgisayarlar, çok kısa bir süre içinde olağanüstü gelişme gösterdiler. 1980’li yıllarla birlikte kişisel bilgisayarlar yayılmaya başladı. Bundan daha 20 yıl önce bir bilgisayar görmüş, onu kullanmış olanlar, gelişmiş ülkelerde bile parmakla sayılacak kadar azdı. Ancak kişisel bilgisayarlar hızla ucuzladı ve evlere girmeye başladı. Özellikle çocuklar ve gençler, bilgisayarlara uyum sağlamakta güçlük çekmediler. Ancak elbette ki tüm bu gelişmeler bilgelik sağlamaya yeterli değildi. Böylece hakikat ve bilgiye olan bakış açısındaki değişimlerden yola çıkarak dünyanın en kısa felsefe tarihini aşağıdaki gibi özetleyecekti Emre Yılmaz:

M.Ö. 5. yüzyılda Hakikat: Bilmiyoruz.
M.S. 8. yüzyılda Hakikat: Biliyoruz.
M.S. 18. yüzyılda Hakikat: Bilebiliriz.
M.S. 19. yüzyılda Hakikat: Bilebilir miyiz?
M.S. 20. yüzyılda Hakikat: Bilemeyiz.
M.S. 21. yüzyılda Hakikat: Bilmeli miyiz?

Barış Safran
Akademik Akademi Eğitim Merkezi

18 Ocak 2012 Çarşamba

İKTİSAT TARİHİ (1): Avcı-Toplayıcılar

2011 yılının son günü, önceki derslerden keyif alan öğrencilerim, yeni yıla girmeye sadece saatler kalmasına rağmen gelmişler. O güne kadarki derslerde konuştuklarımızdan başlayıp dönem boyu bahsedeceğimiz konulara kadar pek çok meseleye el atıyoruz yılın bu son dersinde. Bu durum, dergi ve televizyonların bütün yılın “en”lerini sıraladıkları listeleri anımsatıyor fazlasıyla. İnsanlık tarihinin “en”leri.

Toffler’in “Üçüncü Dalga” kitabında da bahsettiği büyük dönüşümleri özetliyorum kısaca. Avcı-toplayıcıların macera dolu hayatlarında çok eğleniyoruz. Vahşi hayvanlardan korunmak için yüksek ağaçların dallarında uyumak zorunda kalan atalarımızın sık sık aşağı düştükleri için geliştirdikleri refleksten ve halihazırda uykumuzda, özellikle de uyku-rüya-uyanıklık üçgenindeki o bulanık alandayken yüksekten düşüyormuş hissine kapılıp yatağa çakılışımızın sebebinin de bu dönemden kalma içgüdümüz olduğundan bahsettiğimde şaşkınlıkla bakıyorlardı bana. Ancak ben sadece 70 yıllık ömürlerimizle biz insanoğlunun milyonlarca yıllık evrim tarihini anlayamayışımıza şaşırmıyordum artık. Dört ayaktan iki ayağımızın üzerine geçişimizin avantajlarıyla ilgili “kendilerini avlamak için yaklaşan vahşi hayvanları daha çabuk ve daha uzaktayken görebilmeye başlamışlar” dediğimde, “ağaçların yüksek dallarındaki meyvelere daha kolay erişmişler” diye ekliyor biri. “Zürafa mıyız biz?” diye soruyorum, gülüşüyoruz beraber.

İlkel insanlar arasındaki işbirliği ve işbölümü mevzubahis olduğunda, erkekler avlanırken, kadın-çocuk ve yaşlılar, toplayıcılık ve diğer yardımcı işlerde görev alıyorlarmış. Kendilerinden büyük ve güçlü hayvanları avlayabilmek için erkekler, takımlar halinde çalışmak zorunda kalmışlar. Bu dönemde, erkekler arasındaki ilk ve en temel kontrat olan, “Av Kontratı” imzalanmıştır. Bu milyon yıllık kontrata göre, başarılı bir av için birlikte çalışmaya ve yaşamaya muhtaç olan erkekler, geride bırakılan arkadaş karılarına, avdan sıvışarak gizlice saldırmazlar. Yoksa erkeklerin “acaba geride neler oluyor?” diye düşünüp şüphelenmesi, sürek avını güçleştirir ve erkeklerin avı değil, birbirlerini kovalamalarına sebep olurdu. Bu nedenle Emre Yılmaz; “erkeklerin ihanetleri arasında şüphesiz en şerefsizce yapılanları, iş arkadaşlarının ya da dostlarının karılarıyla olandır” der. Onları derhal aranızdan aforoz edin! Zira Tevrat da bile “sevişmeyin” demez, “komşunun karısına bakma” der.
Birlikte avlanmak için organize olma, avlanırken alet (silah, mızrak) kullanma ve eti pişirme gibi tekniklerin keşfedilmesinin, atalarımızın zekâsının evrimsel gelişimindeki önemine dikkat çekiyorum. Sınıftan kırmızı et sevmeyen ve vejetaryenliğe sempati duyan bir öğrenci itiraz ediyor. Ne yani? Etobur olmayıp da ot-obur kalsaydık bu kadar zeki olamayacak mıydık? Ya da vejetaryenlik aptallaştırıyor muydu?

video


İnsan atasının avcılıktan çok, diğer etçillerin avlarının kalıntılarını yiyen leşçiller olarak hayatlarını sürdürdüğünü, ve bunun sonucu olarak günümüzde dahi insan tenyasına en yakın tenyanın köpek tenyası olduğu, insan türünün diğer primatlardan ayrılıp et yeme konusunda nasıl sivrilen bir primat türü haline geldiğinin kanıtlarındandır. Yüzyıllar boyunca köpeklerin ve sırtlanların avlarından bize geçen köpek ve sırtlan salyası aracılığıyla ve üç türün birlikte evrimleşmesi sonucu bu durumun oluştuğu düşünülmektedir. Bu diyetteki değişim, insanlara sadece besin zincirinde seviye atlatmamış, aynı zamanda "sebze öğütücüsü" büyük sindirim sisteminden kurtulmamızı sağlamıştır. Bu da daha fazla kalori içeren et ürünlerini yiyen atalarımıza bol enerji sağlarken, yediğimiz yiyecek miktarı azalmış ve önceleri sindirim sistemine harcanan enerji, beynin gelişiminde harcanmıştır. Özellikle yiyecekleri pişirmeye başlayan atalarımız, yiyeceklerin besin değeri düşse de, pişmiş gıdalardaki besin değerlerini çiğ yiyeceklere kıyasla çok daha kolay emebildiği için, beyin gelişimi açısından evrim basamağında diğer primatlara göre çok daha hızlı yol almıştır. Et tüketiminin zekâ gelişimine bir diğer katkısı da, etin içerdiği kreatin maddesidir. British Journal of Nutrition'ın kısa zaman önce yayınladığı bir araştırmaya göre, vejeteryanların hafızasında, kreatin takviyesi verildiğinde, bir artış gözlemleniyor. Zekâ gelişimine yardımcı olan bazı proteinlerin de yalnızca kırmızı et de bulunduğu ileri sürülmekte.

Soruyu soran öğrencinin yüzü giderek bozulurken, hemen yanında oturan kocasının gülümsemesinin genişlediğini görüyorum konuştukça. Neredeyse her çift de olduğu gibi, onların evde de kırmızı et konusunda ayrılık yaşandığını anlıyorum. Ayrıca günümüzde pek çok kadının kanında demir eksikliği olduğunu, bununsa kırmızı et sevmedikleri için olduğunu söylüyorum gülerek ve ikisine bakarak.

3.5 milyon önceki atalarımızın da modern insandan çok farklı olduğunu, yani onların beslenme alışkanlıkları, hayat tarzlarının bizim vücudumuzun gelişimiyle direkt bağlantılı olduğunu belirtmek gerekir. Alet kullanımına bu kadar önce başlamış bir tür olarak insan, büyük köpek dişlerine, avlanmak için pençelere, hiçbir zaman ihtiyaç duymadı. Yine de hala diş ve çene yapımızın et yemeye uygun olmadığını düşünüyorsanız, dilinizi ya da yanağınızı ısırın. Et, hatta çiğ et kesmeye ne kadar elverişli bir diş yapımız olduğunu görürsünüz.

Yaklaşık 3,5 milyon sonra, insanoğlu M.Ö. 8OOO civarında tarım devrimini gerçekleştirdiğinde, iki saatin nasıl da anlamadan geçtiğine şaşırıyoruz hep beraber. “Programın gerisinde kalmadığımız ve eve ödev verdiğim ünite testlerinin sonuçları başarılı olduğu sürece, ara sıra böyle “top ten” listeleri yapabiliriz” diye anlaşıyoruz. Evli olan çiftle beraber çıkıyoruz iş hanından. Birlikte evdeki mutfak maceralarını anlatıyorlar yürürken. Onların bu hallerini çok romantik buluyorum. İzin isteyip sabah yan kaldırımda gördüğüm çingene çiçekçiye yöneliyorum. Sevgilime nergis almalıyım. Yılbaşına saatler kaldı. Bir an önce yuvama gitmek istiyorum.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Yönetim Biliminde Yeni Kavram: Ruhsal Zeka

Dünyanın en meşhur kedisi, bir kutunun içine konularak kaderine terk edilen Schrödinger''in Kedisi. Aslında bu düşünsel bir deney. Kedi, radyoaktif bir atom ve bir Gayger sayacıyla kutuya konulur. Eğer atom bozunursa Gayger sayacı tıkırdayacak, tıkırdama çekici harekete geçirecek, çekiç zehirli gaz dolu kavanozu kıracak ve zehir de kediyi öldürecek. Kutunun içine bakarsak kediyi ölü veya diri buluruz. Kutunun içine bakılmazsa kedinin ölü olma olasılığı da diri olma olasılığı da yüzde 50''dir.

Kedi sadece kuantum fiziği ile uğraşanlara değil, yönetim bilimine de ilham verdi.

Massatchusetts Institue of Tecnology MIT''de fizik ve felsefe okuyan, lisansüstü eğitimini Harvard Üniversitesi''nde felsefe, din ve psikoloji üzerine alan ve bugün Oxford Üniversitesi Templeton College''ta Oxford Stratejik Liderlik Programı''nda ders veren Danah Zohar "Kuantum Benlik" ve "Kim korkar Schrödinger''in kedisinden?" kitaplarıyla dilin ve kuantum fiziğinin sınırlarını; insan bilincini, psikolojiyi ve toplumsal örgütlenmeyi yeni bir gözle kavrayacak şekilde genişletti. Zohar''ın son kitabı Ian Marshall ile birlikte yazdığı "Ruhsal zekâmızla bağlantı kurmak".

Management Centre Türkiye''nin (MCT) 23 - 24 Şubat''ta Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı''nda düzenleyeceği İnsan Kaynakları Konferansı''nın ana konuşmacılarından biri olan Zohar ruhsal zekânın (SQ) değerlerimiz, anlamlarımız ve amaçlarımızla ilgili olduğunu söylüyor.

Milliyet Kariyerim''in sorularını yanıtlayan Zohar, tam bir insan olmak için, işin EQ''yu (duygusal zekâ) ve SQ''yu kullanmaya teşvik etmesi gerektiğini söylüyor. "Manevi sermaye bir organizasyonun nelere inandığı, neyin çıkış olduğunu, değerlerin ne olduğunu ve ne için sorumluluk alınması gerektiğini yansıtır. Manevi sermaye işte SQ''yu kullandığımız zaman bir araya gelir" diyor. "Korku, öfke, açgözlülük ve benlik davasının şekillendirdiği iş hayatını harekete geçirecek pozitif motivasyonların da (araştırma, yardımlaşma, güvenirlik, otorite, sunum) olduğuna dikkat çeken Zohar, manevi zekânın kullanılmasının hareket ve ilerlemeyi sağlayacağını vurguluyor. Zohar kullandığı "manevi" sözünün dinle ilişkisi olmadığının da altını çiziyor.

5 Eylül 2010 Pazar

Davranış Bilimleri: Feminist Manifesto (Anarşist Bakış)

Dünyadaki kadınların çoğu kendi yaşamlarını ilgilendiren konularda alınan kararlar [üzerinde] hiçbir hakka sahip değiller. Kadınlar iki çeşit tahakküme maruz kalmaktalar:
1) insanların genel toplumsal tahakkümü, ve
2) cinsiyetçilik [ing. sexism] -cinsiyetleri nedeniyle [karşılaştıkları] tahakküm ve ayrımcılık.
Tahakkümün beş ana biçimi var:
*İdeolojik tahakküm; katı kültürel gelenekler, din, reklamcılık ve propaganda yolu ile beyin yıkama. Kavramları manipüle etme, ve kadının duygu ve hassasiyetiyle oynama. Tüm alanlarda yaygın ataerkil ve otoriter davranışlar, ve kapitalist zihniyet.
*Devlet tahakkümü; insanlar arasındaki ilişkilerin çoğunda ve yine sözde özel yaşam'da, yukarıdan aşağıya doğru [olan] emir komuta zinciri şeklindeki hiyerarşik örgütlenme biçimleri.
*Ekonomik sömürü ve baskı; bir tüketici olarak; evde ve kadın işleri'nde düşük ücretli bir işçi olarak.
Özel alanda olduğu kadar, toplumun kollaması altında da [karşılaşılan]
Şiddet --alternatiflerin ve doğrudan fiziki şiddetin olmadığı baskı [durumlarında] dolaylı olarak.
*Örgütlenme yoksunluğu; sorumluluğu ezip geçen, zayıflık ve eylemsizliği yaratan yapısızlığın [ing. structurelessness] tiranlığı.
Bu etkenler birarada çalışırlar; ve biri diğerinin devamlılığını beslemek üzere, eşanlı olarak bir kısırdöngü içinde birbirlerini beslerler. Bu çemberi kıracak bir her derde deva [bir çare] yoktur, ama bu kırılmaz da değildir.
Anarka-feminizm bir bilinçlilik sorunudur. Gardiyanları işlevsiz kılacak bir bilinçlilik. Özgürleşen bir toplumun ilkeleri, bu nedenle bizim için gayet açık seçiktir. Anarka-femizm kadınların erkeklerle eşit koşullarda bağımsızlığı ve özgürlüğü demektir. Hiç kimsenin bir diğerinden ne daha aşağı ne de daha yukarı olmadığı; hem erkeğin hem de kadının, yani herkesin uyumlu olduğu bir toplumsal örgütlenme ve toplumsal hayat. Bu, özel alanı da kapsamak üzere, toplumsal hayatın tüm seviyeleri için geçerlidir.
Anarka-feminizm kişisel konularda bireysel; ve birçok kadını ilgilendiren konularda ise diğer kadınlarla birarada olmak üzere, kadınların kendilerinin karar vermesini ve meselelerini kendilerinin çözmesini ifade eder. Esas olarak her iki cinsi de ilgilendiren konularda ise kadınlar ve erkekler eşit koşullarda karara varmalıdırlar.
Kadınlar kendi bedenleri üzerinde kendi kararlarına [ing. self-decision] sahip olmalıdırlar; gebelikten korunma ve doğumla ilgili tüm konular kadınların bizzat kendilerince kararlaştırılmalıdır.
Erkek hakimiyetine karşı, kadını sahiplenme ve kontrol etme tutumuna karşı, baskıcı yasalara karşı ve kadının ekonomik ve toplumsal özerklik ve bağımsızlığı için, bireysel ve kolektif olarak mücadele edilmelidir. Kriz merkezleri, kreşler, çalışma ve tartışma grupları, kadının kültürel aktiviteleri vb. şeyler oluşturulmalı; ve [bunlar] kadınların kendi yönlendirmesiyle işletilmelidirler. Her iki [cinsin de] eşit karar alma hakkına sahip olduğu, ve [yine] kişinin bireysel özerkliğine ve bütünlüğüne saygılı, erkek ve kadınlar arasında [kurulacak] özgür birlikler geleneksel ataerkil çekirdek aile'nin yerini almalıdır.
Eğitimdeki, medyadaki ve işyerindeki cinsel basmakalıpçılık [bağnazlık] ortadan kaldırılmalıdır. Sıradan işlerde, ev hayatında ve eğitimde işlerin farklı cinsler tarafından köklü bir şekilde paylaşımı uygun bir amaçtır. İş yaşamının yapısı, daha fazla yarım gün [ing. part-time] iş [yaratılması] ile ve toplumda olduğu kadar evde de [ev içinde de] düz bir şekilde örgütlenecek dayanışmayla kökten değiştirilmelidir. Erkeğin ve kadının çalışması arasındaki farklılık ortadan kaldırılmalıdır. Hasta bakımı ve çocuk yetiştirme kadını olduğu kadar erkeği de ilgilendirmelidir.
Dişi iktidar [ing. female power] ve kadın başbakanlar, ne kadınların çoğunun amaçlarına ulaşmasına, ne de tahakkümün yokedilmesine yol açabilir. Marksist ve burjuva feministler kadınların özgürlük kavgasını yanlış bir yola sevk ediyorlar. Kadınların çoğu için anarşizm olmadan herhangi bir biçimde feminizm olamaz. Diğer bir deyişle, anarka-feminizm, dişi iktidarın veya kadın başbakanların taraftarı değildir, iktidarın ve başbakanların olmadığı bir örgütlenmenin taraftarıdır. Kadınların [karşılaştığı] iki yönlü tahakküm, iki yönlü bir savaşım ve yine iki yönlü bir örgütlenme gerektirmektedir: bir yanda feminist federasyonlarda, öte yanda ise anarşist örgütlerde. Anarka-feminizm bu iki yönlü örgütlenmede kesişimi [kesişim noktasını] teşkil eder. Ciddi bir anarşizm de aynı zamanda feminist olmak zorundadır; aksi takdirde bu gerçek anarşizm değil, [sadece] ataerkil bir yarı-anarşizm sorunu olur. Anarşizmde feminist özelliği [çehreyi] sağlamak anarka-feminizmin görevidir. Feminizm olmadan anarşizm olamaz. Anarka-feminizm'deki önemli nokta değişimin yarın veya devrimden sonra değil, hemen bugün başlaması gereğidir. Devrim sürekli olmalıdır. Günlük yaşamın içindeki tahakkümü ayırd ederek bugün başlamalıyız, ve bu modeli [kalıbı] hemen burada ve hemen şimdi kıracak bir şeyler yapmalıyız. Ne arzuladığımıza ve ne yapmamız gerektiğine ilişkin karar verme hakkını herhangi bir lidere devretmeden, kendimiz özerk olarak hareket etmeliyiz; kararlarımızı, kişisel konularda tamamen kendimiz, tamamı ile dişil konularda diğer kadınlarla beraber, ve ortak konularda ise erkek yoldaşlarla birlikte almalıyız.
ÇEVİRİ: Anarşist Bakış
Kaynak: "Anarchafeminist Manifesto"
Eylül Askim'dan "feminizm" üyelerine

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Şizofren Bir Göçebe

Kapitalin en sık rastlanan işlemlerinden biri, işçiler ile üretim yerleri arasında geçici ilişkiler yaratmaktır, bu ilişkiler de işçileri dönüşü olmayacak şekilde, önceki ortamlarından ayırır. Her şey hareketli hale dönüşür. İmgeler, tüketici ürünleri ve insanlar üretim koşullarından koparılır ve çöp yığınında, yaşlılıkta ya da ilgisizlikte nihai bir eşitlikçi bir konuma ulaşmadan önce, tümüyle farklı kökenlere sahip diğer şeylerle yan yana dünyayı dolaşırlar. Deleuze ve Guattari, bu tür harekete yersizyurtsuzlaşma diyor. Yersizyurtsuzlaşma, yalnızca, kapitali çoğaltma aracı olmak yerine, kendi başına bir amaç haline geldiği ölçüde kapitalin işlemlerinden farklılaşır. Yani çok kaba, yanlış anlaşılmaya müsait ve sloganvari de olsa kısaca, yalnızca şizofrenler kapitalist sistemin dışına çıkabilir.

Onların düşüncelerine ait bu imge, iki büyük sorun taşıyor. Birincisi, nihai yersizyurtsuzlaşma, açıkçası, anlam, kullanım ve değer olanaklarının karmakarışık olduğu tam bir çöp yığını üretir. İkincisi, kendisiyle tutarsızlık içindedir: Bu düşünce imgesi, hareketi, değişimi, şansı, farkı, kaçışı ve göçebeliği, değişmeyen değerler olarak ele alır. Belki de paranoyak bir köle olmak, şizofren bir göçebe olmaktan daha iyidir. Eğer bu tür bir imge kendi koşullarıyla yeniden üretilirse, göçebelik kendini göreceleştirir, kendinden uzaklaşır ve başka bir şeyin üretilmesine yol açar. Düşüncenin böyle yeni bir imgesi, pratikte kurulur.

Ben, Deleuze ve Guattari’nin düşüncesine ait bu imgenin, bir maskeden, en iyi ihtimalle, yeri doldurulabilecek stratejik bir hareketten başka bir şey olmadığına inanıyorum. Yersizyurtsuzlaşma ve göçebelik, Deleuze ve Guattari için kendi başlarına amaçlar değildir, aksine, onlar, toplumsal ilişkileri yoğunlaştırmayı isterler. İçkin ilişkilerin üretilebileceğibir toplumsal mekân kurmayı arzu ederler. Aşkın bir senarist rolündeki gerçek ya da hayali bir üçüncü şahıs tarafından verilen rolleri oynamak yerine, bu tür içkin ilişkiler, dolayımlayıcı etmenleri biçimlendirme, etkileme ve değiştirme yeteneğindedir; senaryonun senaristi etkilemesi gibi, bu dolayımlayıcı etmenler de ilişkileri kolaylıkla biçimlendirebilir. Toplumsal mekan, içinde oluşan ilişkilerden önce var olmaz; aksine mekan, içkin ilişkileri biçimleyen çizgilerin çizilmesiyle oluşturulur sadece. Bu toplumsal mekan, içkin ilişkileri etkin bir biçimde kurarak var edilebilir ancak.

27 Temmuz 2010 Salı

Özgürleşme

Toplumun kollektif eylem ile dönüştürülebileceği umudu olmadan toplumsal sorunların olası çözümleri üzerine düşünmek anlamsızdır elbette. Ancak insan ilişkileri olanaklarının araştırılmasının yanı sıra, öznelliğin, toplumun ve çevrenin yeniden yapılandırılmasında bu olanakların oynadığı rolün de araştırılması gerekir. Bu sorun, birey ile toplum, özgürlük ile otorite, kişisel kazanım ile ortak mülkiyet, doğa ile yapıt arasındaki verimsiz olabilecek diyalektik çatışmalardan kaçınır. Toplumsal beklentilerden kurtularak özgürleşme yerine, toplumsal ilişkilere girerek özgürleşmedir. Toplumsal ilişkilerin gelişmesini önleyen engel, her zaman, ilişkideki üçüncü bir aktörün kazancıdır: Uzlaşımlar, değerler, beklentiler, ekonomik yapılar ve politik varlıklar, gerçek ya da hayali olsun, sadece rollerini oynayan toplumsal failler için bir senaryo sağlar.

Örneğin bir savaş alanında birbirleriyle karşılaşan düşman askerlerin, milliyetçi, ırkçı ya da aşiretçi duygularla desteklenen uzak politik ve ekonomik varlıklar uğruna savaşmaları istenir ve askerler bu isteği yerine getirmek için savaşırlar. Toplumsal ilişkileri şakaların, şarkıların, sigaraların ve anıların değiş tokuşuna dönüşerek genişleyeceği yerde, kurşun değiş tokuşuyla sınırlanır. Devrim, senaryoyu yırtıp atmak, içsel gelenekler ve beklentilerin yanı sıra, dışsal politik ve ekonomik kurumları unutmak ya da yıkmak sorunu değildir, çünkü o zaman geriye hiçbir ilişki kalmaz. Aksine devrim, senaryoya eklemeler yaparak, başka yerlerden stratejiler alıp umulmadık değişiklikler yaparak gerçekleşir. Bir tüfek yerine bir paket iskambil kağıdı sallayan asker, farklı bir öykünün gelişim olanaklarını gösterir.

Yazıda da benzer bir yapı izlenebilir: Kuramsal normları doğrudan bir kenara fırlatmak yerine, düşünceyi başka yerlere taşıyan geniş bir sapmalar ve alternatifler yelpazesi sunarak hegemonik söylemlerin tutarlılığını darmadağın ederek. Özgürleşme, ekleme yoluyla gerçekleşir.